/ Samsun

 

Samsun; Doğal Limanı, çevresine hâkim konumu, korunaklı yapısı ve görselliğiyle tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin dikkatini çekmiştir.

Samsun’daki en eski yerleşim yeri Tekkeköy’dedir. Tekkeköy mağaralarından elde edilen arkeolojik bulgular ise Samsun tarihini Mezolotik ( M.Ö. 12000 ile 8.000) döneme kadar götürmektedir. Şehir merkezinde ise M.Ö. 7000 lere kadar giden arkeolojik malzemeler elde edilmiştir.

Yazılı tarihte bölgede yaşadıkları bilinen ilk topluluk Gaşkalar’dır. Gaşka kontrolünde olan bölgeye ulaşamayan Hititler, Samsun’u da kapsayan bu bölgeyi “Yukarı El” olarak adlandırmışlardır. 

Hitit döneminde Samsun’un iç kesimleri Hititlerin kıyı kesimleri ise Gaşkaların elinde idi. Samsun’un büyük bölümü uzun süre ( Yaklaşık olarak M.Ö. 1500- VIII. YY.) Gaşka kontrolünde kalmıştır. Gaşkaların bilinmeyen bir sebepten dolayı burayı terk etmesiyle ( Yaklaşık M.Ö. 722-705) Samsun, önce Orta Asya kökenli Kimmerlerin ( M.Ö. 705-585) onları takiben de İskitlerin hâkimiyeti altında bulunmuştur. Özellikle İskitlerin Türk oldukları hakkında tarihçilerin büyük çoğunluğu hemfikirdir.  

Samsun, Miletoslu tüccarların burada koloni kurmasıyla M.Ö.  7. yy.’da liman kenti olarak daha da önem kazanmıştır. Strabon’un yazdığına göre Samsun’un bilinen en eski adı Enete’dir. Daha sonra ortaya çıkan Amisos adı batılı seyyah ve araştırmacılar tarafından daha çok kullanıldığı için yaygınlaşmıştır. Baruthane’de ortaya çıkan alışveriş merkezi ticaretin gelişmesi ve limanın öneminin artmasını sağlamış,  Samsun’u bir ticaret merkezi haline getirmiştir. Özellikle Osmanlılar

döneminde olmak üzere hâkimiyeti altında kaldıkları devletler için Karadeniz’in kuzeyi ve İç Anadolu’yu birbirine bağlayan önemli merkezlerden biri olmuştur.

Samsun M.Ö. 546 tarihlerinde Pers hâkimiyetine daha sonra da Makedonyalıların hâkimiyetine girdi (M.Ö. 331). Bu tarihten sonra Samsun ve çevresi Roma dönemine kadar hanedan üyeleri İran kökenli olan Mitridates Hanedanlığı’nın kontrolünde idi. Uzun süre Mitridates hanedanı ve Roma arasında bölgenin egemenliği için savaşlar yapılmıştır. M.Ö. 47 İmparator Ceasar Zile’de yapılan savaşta üstünlük kazanmış ve meşhur sözünü burada söylemiştir “ Veni -Vidi -Vici”. Türklerin bölgeye gelişine kadar Samsun ve çevresi önce Roma’nın daha sonra da Bizans İmparatorluğunun toprağı olarak kalmıştır.

1071 Malazgirt savaşının Türklerin nihai zaferi ile sonuçlanması Anadolu’yu bir Türk Yurdu haline getirmiştir. Sultan Alparslan döneminde kısa zamanda Selçuklular, Samsun ve yöresine akınlar başlatmıştır. Danişmentliler her ne kadar Bafra,  Vezirköprü, Havza gibi yerleri almışsa da sahile ulaşmaya muvaffak olamadılar. Anadolu Selçuklu devrinde 1194 yılında Samsun ve yöresi Sultan Kılıç Arslan’ın oğlu Tokat meliki Ruknettin Süleyman Şah tarafından fethedilmiştir. Bu dönemde Saathane’de kurulan Selçuklu kalesinin etrafında ortaya çıkan şehir modern Samsun’un çekirdeğini oluşturmuştur. Baruthane’de o zamanlar Cenevizlilerin elinde olan ve Osmanlı kaynaklarında Gavur Samsun olarak adlandırılan eski koloni şehri varlığını korurken Türklerin kurduğu ve Müslüman Samsun olarak anılan şehir Saathane ve çevresinde hızla büyümeye başlamıştır.  Türkiye Selçuklu devletinin zayıflamasının ardından Samsun ve çevresinde bir dönem Selçuklularla Trabzon Rumları arasında mücadele olsa da 1214’ten itibaren şehir Türklerin kontrolünde kalmıştır. 1243’ten sonra ortaya çıkan Moğol hâkimiyeti sırasında Samsun’daki Türkler varlıklarını korumayı başarmıştır. XIV. yüzyıl başlarında ortaya çıkan Canik Beylikleri bunun göstergesidir. Osmanlı hâkimiyetine kadar Samsun’a hâkim olan bu beylikler Taceddinoğulları, Taşanoğulları, Kubadoğulları ve Bafra beyleridir. Samsun ilk olarak Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı idaresine girmiştir. Ankara Savaşının ardından Çelebi Mehmed’in bölgeye yönelmesiyle Samsun tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmeye başlamıştır. 1419’da Kubadoğulları ve Bafra Beyleri, II. Murad zamanında da 1427-1428’de Taceddinoğulları, 1430’da ise Taşanoğulları beyliğinin ortadan kaldırılması ile Samsun, tamamen Osmanlı Devleti’nin kontrolü altına girmiştir. Böylece şehir merkezindeki iki kalede de Osmanlı hâkimiyeti başlamıştır.

Kuruluşundan beri gerek ticari, gerek stratejik olarak elverişli bir konumda olan Samsun Karadeniz’in en büyük ve gelişmiş şehridir. Bu özelliğini yüzyıllar boyunca koruyan, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan Samsun’un her bir köşesinden tarih fışkırmaktadır. Nihayet 19 Mayıs 1919’da Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Milli Mücadeleyi başlatmak için Samsun’a ayak basması şehre değişik bir kimlik kazandırmıştır. Samsun artık Dünya milletlerine örnek teşkil eden Türk Milli Mücadelesinin simge şehridir. 

 

KAYNAK: https://samsun.ktb.gov.tr

 

 

 

 

 

RIFAT ILGAZ-SARI YAZMA 

 (…)Terme sıtmalık bir memleketti ama, ortasından derince bir çay geçen verimli geniş bir ovaydı. Bu çaydan yararlanarak pirinç yetiştirilir, bu yüzden sivri sinekler ürer, memleket sıtma dan kırılırdı. Biraz içerlekti denizden ama, Terme Çay’ı gidişi geli şi sağlardı, daha çok kış aylarında. Simenit Gölü sayısız bataklık ların ortasında büyücek bir göldü. Ağlar gerilerek yaban ördeği avlanırdı kıyılarında. Bıldırcın bile avlanırdı ağlarla. Avcılarla uğraşmak babamın görevlerinin bir bölümüydü. Kolcuları geceli gündüzlü iş buluyorlardı kendilerine. Kolculardan İsmail Efendi’nin bir işi de beni yaşlı demirkırı atına bindirip köyüne götürmek ti. Bütün Çerkezler gibi konuktan hoşlanırlardı. İlk sülün sürüsü nü köyüne giderken görmüştüm. Bir ormanı dönünce yeşillikten kırmızılı mavili, sarılı morlu bir sülün sürüsünün dikine ok gibi fırla dığını görmüş, bu renk cümbüşü başımı döndürmüştü. 

Terme’nin altın sarısı mısırlarını, altı düz, limbo denilen kayıklarla taşırlardı Terme Çayı’nın ağzına. 

Bir gün bu çayın ağzına büyük bir tuz vapuru demirlemişti de, yer yerinden oynamıştı. Limbolar tuz çuvallarını vapurdan alı yorlar, çayın kıyısında açıklık bir düzlüğe bırakıyorlardı. Çarşam ba’dan gelen kamyonlar bu çuvalları yükleyip babamın mağazasının önüne çekiyorlardı.

(…)

 

 

 

MIHRÎ HATUN-LADIK 

Mihrî Hatun, Divanı’ndaki, mefâ’îlünmefâ’îlün fe’ûlün kalıbıyla yazılmış 25 bendlik murabbasında Ladik’in güzelliklerini anlatır:

Kulaktan olmışıduk gerçi âşık

Bi-hamdillâh ki hoş gösterdi Hâlik

Ne söz söylendise hakkında sâdık

Ne hoş yaylak imiş bu şehr-i Lâdik

 

Yeşil dîbâyı giymişler çemenler

Yakarlar sîm kandîl yâsemenler

Her etrâfı gül ü serv ü semenler

Ne hoş yaylak imiş bu şehr-i Lâdik 

 

Kenârı sâfi cûy-ı ergavanlar

Akar her yañada âb-ı revânlar

Dimâga bû bağıslar câna cânlar

Ne hoş yaylak imiş bu şehr-i Lâdik

 

Hevâsı mu’tedildür suyı Kevser

Dırahtı nârvenle serv ü ‘ar’ar

Otı reyhân ü sünbül hâki ‘anber

Ne hoş yaylak imiş bu şehr-i Lâdik

 (Gerçi kulaktan âşık olmuştuk. /Şükür ki Yaradan bize hoş gösterdi./ Hakkında ne söz söylenmiş ise doğrudur./ Ne hoş yaylak imiş bu Lâdik şehri//Çimenler yeşil elbiseyi giymişler. Yaseminler gümüş kandil yakarlar. /Her tarafı gül, servi ve yaseminler (kaplamış). /Ne hoş yaylak imiş bu Lâdik şehri //Kenarı sadece erguvan (renkli) nehirler, her tarafında akarsular akar, dimağa koku, cana can bağışlar./ Ne hoş yaylak imiş bu Lâdik şehri //Havası ılıman, suyu Kevser suyu gibidir; ağaç örtüsü ise karaağaç, servi ve dikenli ardıçtır/ otları reyhan ve sümbül, toprağı amber (gibi kokuludur)/ Ne hoş yaylak imiş bu Lâdik şehri) 

Bu alışılmış övgüleri “Elmalı Bahçe” adlı gezi yeri, şehzadenin köşküyle yeni yapılmış bir hamamın anlatımı izler. Lâdik’le ilgili murabbada konu edilen coğrafî bilgiler, tabiat güzellikleri ve mekânlar, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de geçmekte ve Mihrî Hatun’un murabbaında verdiği bilgileri desteklemektedir.