/ Sakarya

 

Sakarya ilinin yer aldığı coğrafi bölge, en eski çağlardan beri çeşitli kavimlerin gelip geçtiği göç yolları üzerinde bulunmaktadır. Yörenin tarih öncesi dönemi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Bugüne kadar birkaç kurtarma kazısı ve yüzey araştırması dışında dikkat çekici arkeolojik araştırma yapılmamıştır. Ancak, Kaynarca İlçesinde bulunan çakmak taşı yongalar ile Kocaali ilçesinden ele geçen taş el baltası, elle şekillendirilmiş pişmiş toprak maşrapa bölgede Neolitik ve Kalkolitik dönem insanının yaşadığına işaret etmektedir.

 

Anadolu’da ilk siyasi birliği kuran Hititlerin sınırlarını Sakarya topraklarını da içine alacak şekilde genişletmiş oldukları antik kaynaklarca ifade edilmesine rağmen bu döneme ait buluntu veya kalıntı mevcut değildir. MÖ 1200 yıllarında Hint-Avrupa asıllı Deniz Kavimleri denen topluluklar, Hitit egemenliğine son vermişlerdir. Daha sonra Frigler Sakarya Irmağı ile Büyük Menderes’e kadar olan bölgeye sahip olarak hakimiyet alanlarını doğuda Kapadokya’ya  kadar genişlettiler.  Sakarya ili, klasik dönemlerde  Bitinya (Bithynia) olarak bilinen bölgenin içinde yer almaktadır. Bu ad bölgede yerleşmiş ve daha sonra aynı adı taşıyan Bitinlerden gelmektedir. Bitinya (Bithynia) Bölgesi İstanbul’un Anadolu yakasından başlayarak doğuda Parthenius (Bartın) yakınlarına kadar uzanmaktaydı. Doğusundaki Paflagonya (Paphlagonia) dan Filyos Çayı (Billaeus) ile ayrılmaktaydı. Kuzeyde Karadeniz’e (Pontus Euxinus) açılan bölge güneyde Dağlık Frigya (Phrygya Epictetus) ve Galatia ile batı ve güneybatısında Mysia ile komşuydu. Bitinya (Bithynia), İstanbul’un Anadolu yakası ile, Kocaeli, Yalova, Sakarya, Bilecik, Düzce, Bolu, Bartın, Zonguldak ve Bursa illerinin önemli bir bölümünü içine almaktaydı.   Adını mitolojide Frig Kökenli bir ırmak tanrısı olan Saggarios’dan alan Sakarya Irmağı, ilimize  de adını vermiştir.

 

KAYNAK: https://sakarya.ktb.gov.tr

 

 

 

 

SAIT FAIK-DELI ÇAY 

Boşnakça konuşan

Büyük mum bacaklı,

Sakarya suyu yüzlü,

Elleri inek ve buzağı kokan sarışın kadınlar

Çınarlarına kargaların üşüştüğü memleket

Gündelikçilerin efendilerine

Bedava gördükleri hizmetine kızmış gibi

Tarlaları basan “Deli çay”

Çınarlarına kargaların üşüştüğü memleket.

 

 

 

 

FAIK BAYSAL-NUNI 

“-Hışşşt! 

Soluğum içinde kaldı. Dimdik, upuzun, ‘Kız Söğütleri’nin salım salım bir yaprağı gibiydi orda. Sarı, eski bir testi, kırıktı. Ekin gibi sararmış bir rüzgâr parçası, sazların arasında ışıl ışıldı. Geldi, yanıma oturdu, kocaman göl yapraklarının üstüne. Ayaklarını buruş buruş Sakarya suyuna sarkıttı. ‘Kavun Yeli’nin yaktığı, şu çilli Adapazarı çocuklarının bal rengi, akide şekeri gibi tatlı gözleriyle baka baka güzelledikleri Sakarya, uçurtması Karaağaçlar’ın korkunç dallarına takılıp yırtılan çocuğun gözleri gibi suskun ve durgundu. Şaşırdım, bakamadım bir türlü yüzüne. Sonra ‘N’olcak be, beni yemez ya’ deyip baktım. Kapkara iki gözü vardı. Sakarya akşamının buruk, alaca karanlığı içinde. İki böğürtlen, şu Erenler toprağı nasılsa öyleydiler. Kara kara, ıslak, sis içinde. Bütün gün ‘Yonga Sokağı’nı ıslayan yağmurun altında kalmışlardı sanki. Yaz bitmiş de, ‘Harman Güneşi’ geçmiş, mürdüm eriklerinin üstündeki gök sararıvermişti. Arı bir rüzgâr kopmuştu Geyve Boğazı’ndan. Katımı katı, dondurucu, hışır hışır. Yâ ne vardıysa gözlerinde, soğuk soğuk üfürdü yüzümü. Elinde bir mısır ekmeği, Boşnak Çapiskası. İkiye kırıp bir parçasını bana verdi.”

 

 

 

NECATI MERT - GRAMOFONLAR, RADYOLAR, TEYPLER 

“İkinci savaşın bitiminde, askerden döner dönmez başlamıştı Şevki Amca sürücülüğe. Yaylı işletiyordu o zaman. Dört yanı deriyle kaplıydı arabaların. Yanlarında oyulmuş pencereleri vardı ama deri perdeleri hiç kullanılmazdı. Çünkü yaylı; saman ve kuru ot üstüne çula bağdaş kurup oturan peçeli çarşaflı aileyi gizlerdi içinde. Kem gözlerden korurdu kadını, kızı. Yaylı durağı da Çeşmemeydanı’ndaydı. Yaylılar kasaba içinde pek kullanılmadığından durak, köylerin yoğun olduğu yana yapılmıştı. Sabah, köylerinden alışverişe inen düğüncüler, pazarcılar, mahkemeciler gün akşama devrilirken yine aynı yaylılarla dönerlerdi. Çelebiler’e, Rüstemler’e, Turnadere’ye… 

Köylere traktörler girdikçe, kentlerde eskitilmiş otobüsler kasabayla köyler arasında çalışmaya başladıkça yaylılar azaldı; hele hele ‘Halkçılar’ ‘devir değişti’ deyip devrim adına, Atatürk adına yollarda gördükleri çarşafı, peçeyi yırttıkça yaylılar görülmez oldu. Yerini körüklü, yanları açık paytonlar doldurdu. Yaylıyı Şevki Amca da bıraktı. Yeni bir payton yaptırmaya cüzdanı yetmediğinden yaylının dingilinden, tekerleklerinden yararlandı. Arka tekerlekler üstüne körük taktırdı. İçine de meşin koltuk oturttu. Artık Çeşmemeydanı’na değil kasabanın göbeğindeki, Gümrükönü’ndeki payton durağına geliyordu.”