/ Kütahya

Kütahya, İçbatı Anadolu Bölümü’nde Kütahya ilinin merkezi şehirdir.

Eski kaynaklara, sikke ve yazıtlara göre Kütahya’nın antik dönemdeki adı “Kotiaeion” (Cotiaeion)’dur. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon bu adın, “Kotys’in Kenti” anlamına geldiğini belirtmektedir. Kotys, Trakya’da yaşayan Odrisler’den olup, Romalılar’ın MS 38’de Anadolu’ya gönderdiği bir komutanın adıdır. Kütahya Arkeoloji Müzesi’nde bulunan bir sikkede bu ad “Koti” olarak geçmektedir. Kütahya adı, eskisine benzetilerek Türkler tarafından verilmiştir. Şehrin nüfusu 2013 yılına göre 249.558’dir.1927’de 17.000 olan nüfusu, 1990’da 131.000’e, 2000’de 167.000’e, 2008’de 213.000’e 2010’da 235.000’e çıkmış, 2014’te 228.000’e gerilemiştir. Kent’in günümüzdeki belli başlı görülmesi gerekli yerleri Kütahya Kalesi, Cumhuriyet Caddesi (Yeni adı Sevgi Yolu) kentin merkezinde bulunan simgesi haline gelmiş çiniden yapılmış olan Vazo ve tarihi Germiyan Sokağı, Saat Kulesi, Zafertepe Anıtı, Tarihi Hükümet Konağı (şu an Adliye olarak kullanılmaktadır), Frig Vadileridir.

 

KAYNAK: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kütahya

 

 

 

 

GÜLTEN DAYIOĞLU - BEN KÜTAHYALIYIM

Ben Kütahya’nın Emet ilçesinde doğdum. (…) Çocukluğumun Kütahya’sını düşünürken, nedense hep karakışlar diriliyor belleğimde. (…) Saray arkası, Gü müş Eşik semtinde otururduk. O zaman, çini atölyeleri yaygındı. Sanırım, sadece Azim Çini fabrika konumundaydı. Çini desenlerini çokluk kadın işçiler çizerdi. Bu işçiler, yaşları ne olursa olsun, (Çini kı zı) diye anılırdı. Komşularımızın çoğu bu işi yapardı. Ge celeri, bir evde toplanılırdı. Şablon yöntemiyle çinilere de sen çizen hanımların bu gece oturumlarının tadına doyul mazdı. Sobada mısır patlatılır, nohut kavrulur, gecenin sa atlerine dek sürerdi bu koyu sohbet (…)

Çini kızları, işlerinde öylesine ustaydılar ki, gözlerini el lerindeki desenden ayırmadan, söyleşiye katılırlardı. Ba zen de bizim gibi aylak öğrencilere roman okutulurdu bu oturumlarda. Arkası yarın dizileri gibi, her gece bir bölü mü bitirilirdi romanların. Ben de pek çok kez çini kızlarına okuyuculuk etmiştim. Ekmekçi Kadın adlı romanı geceden geceye okumuştum onlara. 

 (…)Yeni yetişen genç kızlar, kendi aralarında gezme gün leri düzenlerdi. Bu günlerin adı: Kızlar İçiydi. Ben de katı lırdım konu komşunun Kızlar İçine. Dümbek çalar şarkı söy ler, yerli oyunları oynardık. Oyun oynamayı, kaşık kullan mayı, kızlar bu toplantılarda öğrenirlerdi çokluk. Ev sahi bi, haşhaşlı gözleme ya da lokum sunardı peynirle.

Kentin orta yerinden çay geçerdi. Çayın iki kıyısı, tah ta köprülerle birbirine bağlanırdı. Bu köprülerden birinin korkuluğu kırılmış. Elimizde fenerle gece oturmasından ge liyoruz. Fener bende. Ben de önde. Ardımdan gelenler, ya vaş git, diye bağırıyorlar. Ortalık zifiri karanlık. Köprüde du rup onları beklemeye karar veriyorum. Korkuluğa dayanın ca, kendimi çayda buluyorum. Ne var ki, fener kırıldı ama, bana bir şey olmadı, üstüm başım ıslandı sadece. Gökçimen yolundaki bu köprü yok artık, çayın üstü kapandı. As falt oldu her yer. (…)