/ Kırklareli

 

Türkiye’nin Avrupa Kıtası’ndaki beş ilinden biridir. Kuzeyinde Bulgaristan, batısında Edirne, doğusunda Karadeniz – İstanbul, güneyinde Tekirdağ ile komşu olan Kırklareli, tarih öncesi çağlardan beri iskâna tabi tutulmuş önemli illerimizdendir. Neolitik çağdan itibaren (M.Ö. 6000) Kalkolitik, Tunç ve Demir Çağları’nda yoğun olarak insanların yaşadığı, ele geçen belgelerden anlaşılmaktadır. Bölgede ilk zamanlar siyasi birlik kuramamış yerli Trak toplumları, daha sonraki dönemlerde birbirinden bağımsız feodal beylikler veya şehir devletleri halinde varlıklarını sürdürmüşler, ancak kuzeyden İskit akınları, güneyden ise eski Yunan kültürel tazyiki hiç bir zaman eksilmemiştir. Bunların yanında, çok daha uzaklardan gelen Pers Kralı Darius (M.0.513) dahi bölgeyi bir süre hükümranlığı altında tutabilmiştir MÖ IV. yy’da parçalanan Odrys devletinden sonra Makedonya Kralı II. Filip Kırklareli de dahil tüm Trakya’yı istila etmiştir. Daha sonra bölgede Keltler, onun akabinde de Roma egemenliği dikkat çekmektedir. MS IV. yy’da Ostrogotlar Trakya’yı istila etmiş, bu istila sırasında Kırklareli de önemli oranda tahribe maruz kalmıştır. Trakya M.S. 441-447 yıllarında bu kez Hunlar’ın istilasına uğramıştır. Bu istila sırasında Philipopolis (Filibe) ve Arkadiopolis (Lüleburgaz) başta olmak üzere, 70 şehir ve kasabanın tahribe uğradığı bilinmektedir. Kırklareli Bizans dönemindeki tarihi boyunca da Balkanlardan inen tehlikelerin devamlı tehdidi altında kalmıştır. Imparator I. Justinianus (527-565) mevcut surları tekrar onartmış, Vize ve Kıyıköy surlarını ise inşa ettirme gereğini duymuştur. Bölge, daha sonra sırayla Avar akınları, Peçenekler ve Haçlı istilalarına maruz kalmıştır. Kırklareli Bizanslılar’dan Sultan 1. Murat Hüdavendigar zamanında, Demirtaş Paşa tarafından (H. 765 - M. 1362) alınarak, Türk-Osmanlı yönetimine dâhil edilmiştir. 1. Dünya Harbinden sonra, iki yıl süreyle Yunan işgali altında kalan Kırklareli, 10 Kasım 1922 tarihinde ebedi özgürlüğüne kavuşmuştur.

 

Kuzey ve kuzeydoğusunda Yıldız (Istranca) Dağlarına yaslanmış olan Kırklareli, ormanları, gölleri, Demirköy (lğneada) ve Kıyıköy sahillerinin henüz yeni keşfedilmekte olan doğal güzellikleri yanında, çok sayıdaki kaleleri, höyükleri, tümülüsleri, dolmenleri, kaya manastırları, camileri, hamamları, köprüleri ve daha pek çok kültürel değerleri ile doğa ve tarih cenneti bir bölgedir.

 

Her mevsim turizm hareketliliğinin yaşanabildiği kültür turizmi, mağara turizmi, av ve doğa turizmi, kamping ve karavan turizmi, gençlik turizmi ve trekking gibi turizm çeşitliliğine sahiptir.

 

2019 yılı adrese dayalı nüfus sayımına göre 361.836 kişilik bir nüfusa sahip olup, merkeze bağlı 7 ilçesi bulunmaktadır.

 

Kırklareli’nde Antik dönemden Osmanlı Dönemine kadar pek çok tarihi eser bulunmaktadır. Bunlar; Merkez İlçede, tarihi günümüzden 8000 yıl öncesine kadar ulaşan arkeolojik kazı alanları, Hızırbey Külliyesi, Askeri Tabyalar, Çeşmeler, Babaeski İlçesinde Cedit Ali Paşa Camii, ve Köprüsü, Demirköy İlçesinde Fatih Demir Dökümhanesi, Kofçaz İlçesinde Tümülüs ve Dolmenler, Lüleburgaz İlçesinde Sokullu Külliyesi, Zindan Baba Türbesi, Tümülüsler, Pehlivanköy İlçesinde İstasyon Binası, Akarca Köprüsü, Tümülüsler, Pınarhisar İlçesinde Pınarhisar Kalesi, Çeşmeler, Tümülüsler, Vize İlçesinde Küçük Ayasofya Klisesi, Vize Kalesi, Anfi Tiyatro, Çeşmeler, Tümülüsler, Kıyıköy Aya Nıkola Manastırı ve Kıyıköy Kalesi’dir.


Kırklareli’nin Doğusunda bulunan Karadeniz ile Kuzey ve Kuzey Doğusundaki Istranca Ormanları İlimize eşsiz güzellikler katmaktadır. İçinde 450 mt. si turizme kazandırılan 2720 mt. uzunluğundaki Dupnisa Mağarası, tatlı suların denize kadar ulaştığı, içinde derelerin aktığı tabiat harikası ormanlar, bünyesinde çeşitli av hayvanlarını da barındırmaktadır.

 

KAYNAK: https://kirklareli.ktb.gov.tr

 

 

 

 

 

MEHMET BAŞARAN - KAYNARCA DERESI

Kocaman bir kayanın altından ak bir patlamayla gün ışı ğına çıkar. Sesinde, çağıltısında uzak Balkan Dağlarından bir şeyler vardır sanki. Gözünü açtığı Kaynarca köyünün insanlarını tanımış gibidir; onlarla sarmaşdolaş olup tar laları, bahçeleri öpe okşaya Yancıklar’a, Ceylanköy’e doğ ru akmaya başlar. Kimi zaman gözlerinden Orpheus’tan, Spartakis’ten, Bedreddin’den pırıltılar çakıp geçen yöre hal kı, Istıranca Dağlarının altından geçip, Tuna’dan geldiğine inanır onun. Gözesinden çıkan nakışlı değneği, Kaynar caya yolu düşen bir çoban tanımıştır. Bu, Tunaboyu’nda sürüsünü güderken suya düşürdüğü değnektir; ucunu oya rak içine yerleştirdiği altınlar, yerinde durmaktadır. Olayı coşkuyla anlatan yaşlılar: “Tuna kızıdır bu su” derler, içlerini çekerek. Pınarhisar - Lüleburgaz asfaltına sokula uzaklaşa, gündöndü, pancar, mısır tarlaları arasında eğriler çi zerek, yedi köyün toprağını gövertir, yedi köy halkının içinde değişik yankılar uyandıra uyandıra Ergene’ye kavuşur Kay narca Deresi: 

“Kıyısında duman duman söğütler

İnce bir aşkın ve hüznün söğütleri

Kopup gelmiş Balkanlar’dan

Bre Şahin aman

Manastır’ın Serez’in yiğitleri

Alçaklığı ihaneti görmüşler

Koşmaz olmuş al atları...” 

Doksanüç Savaşı, Balkan bozgunu, Yunan işgali çok ge rilerde kaldı gayrı. Yancıklar’da Rumlar, Hamzabey’de, Celaliye’de Bulgarlar yok. Bir zamanlar, Lüleburgaz’a değin geçtiği yerlerin ormanı olduğuna inanmak zor bugün. Kül lerinin üzerinde yeniden kurulmuş köylerin yanından ge çerken dalgınlaşır Kaynarca Deresi. Çıplak, hüzünlü tepe ler yansır sularına. Duygulanır, çocukluk arkadaşı Eleni ile söyledikleri bir türküyü mırıldanır anam (…)