/ Kahramanmaraş

 

Döngel Mağaralarında yapılan araştırmalarda ele geçen buluntular yörede insan yerleşiminin üst paleolotik çağda başladığını, Neolitik ve İlk Tunç çağlarında sürdüğünü göstermektedir. Yöre Orta Tunç Çağında (İÖ 2000-1500) Suriye ve Mezopotamya'yı Kapodokya ile Anadolu'nun başka kesimlerine bağlayan önemli kervan yollarının kavşağında yer almıştır.

 

Markasi (Maraş) Hititlerin dağılma döneminde kurulan Hitit devletlerinden Gurgum'un merkeziydi. Gurgum kent devleti aralıklarla Urartu ve Asurlulara bağlanmıştır. İÖ 7. Yüzyılda Kimmer ve İskit istilasına uğrayan Markasi, bu yüzyılın sonunda Medlerin, İÖ 6. Yüzyılda da Perslerin yönetimine girmiştir. Uzun yıllar Perslerin Kapadokia Satraplığı sınırları içinde kaldıktan sonra İÖ 333 'te Makedonyalıların eline geçti. Kapadokialıların Makedonya yönetimine karşı ayaklanmasından yararlanan Pers kökenli Ariarathes bağımsızlığını ilan etmiştir. Ariarethes'in kurduğu Kappadokia Krallığı daha sonra Pontus devletine bağımlı hale gelmiştir. Markasi bu dönemde Roma ile Pontus arasında sürekli el değiştirmiştir.

 

Romalı Komutan Lucullus'un yörede kısa ömürlü bir krallık kurmasına karşın, Pompeius Markasi ile çevresini İÖ 64'te yeniden Roma topraklarına katmıştır. Romalılar imparator Caligula'nın onuruna kente Germanikeia adını verdiler. Germanikeia birçok kez Sasanilerin saldırısına uğradı, Bizans döneminde Marasion adıyla anılmıştır. Araplarla Bizanslılar arasında çekişmelere neden olan Marasion, 1079'da Urfa Haçlı komutanlığına bağlanmıştır. 1103'te Selçuklular'ın eline geçmiştir. Daha sonra kentte Danişmendli, Haçlı, Kilikya Krallığı, Eyyubiler, Memlükler hüküm sürmüştür.1339'da Dulkadiroğulları'nın yönetimine girdi. 16. Yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarına katılmış ve 1522'de Zulkadiriye Eyaletine bağlanmıştır. Eyaletin adı 1831'de Maraş olarak değiştirilmiştir.

 

1898'de Halep vilayetine bağlı bir sancak merkezi olan Maraş, Mondros Mütarekesinin imzalanması ile 22 şubat 1919 da İngiliz işgali altına girmiştir. İngilizler kısa bir süre sonra Musul'a karşılık Anadolu'nun güney kesiminden çekilmiştir. İşgale karşı düzenlenen Ulu Cami mitinginin ardından 30 Ekim 1919 da Fransız birlikleri Maraş'a girmiştir. İşgalci Fransızlarla onlarla işbirliği yapan Ermenilere karşı Sütçü İmam'ın başlattığı silahlı direniş halktan geniş bir destek görmüştür. Direnişi örgütlemek için 29 Kasım 1919'da Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Araplar ve Harabe Çatışmaları ile 21 Ocak 1920'de  başlayan mücadele Fransızları çekilmeye zorlamıştır.

 

Kurtuluş Savaşı sırasında halkın gösterdiği direnişten dolayı TBMM tarafından 5 Nisan 1925 tarihinde şehre İstiklal Madalyası verilmiş ve  7 Şubat 1973'te adı Kahramanmaraş olarak değiştirilmiştir.

 

KAYNAK: https://kahramanmaras.ktb.gov.tr

 

 

 

 

RASIM ÖZDENÖREN - BENIM MARAŞ’IM

İnsanın yolu Maraş’tan tesadüfen geçmez. İnsan, Maraş’a azmederek gider. Maraş, çünkü, geçiş yolları üzerinde kurulmuş bir kent değildir, onun, coğrafya olarak özgün bir konumu var. Haritada her ne kadar ana geçiş yollarının üzerinde imiş gibi görünürse de, bu gö rünüş aldatıcıdır. Gerçekten de haritaya bakıldığında Maraş’ın doğusunda Malatya ve Adıyaman, batısında Kayseri ve Adana, kuzeyinde Sivas, güneyinde Gazian tep yer almaktadır. Bütün bu geçiş yollarının tam orta yerinde konumlanmış olan Maraş’ın kendisinin güzer gâh üzerinde bulunmayışı ilginç bir olay sayılmalıdır. 

Maraş, Ahır Dağı’nın eteklerinde kurulmuş, son bir kaç on yıl öncesine kadar dünyayla, çevresiyle pek ili şiği olduğu söylenemeyecek, daha açık bir söyleyişle dünyayla ilişki kurmamış, belki ilişki kurmaya “tenezzül etmemiş” bir konum sergilemekteydi.


Benim Maraş’ım, doğduğum kent, işte bu, dünyay la ilgisini koparmış olan kentti. Benim Maraş’ım der ken, çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği, 1940’lı ve 50’li yılları hatırımda tutuyorum. Ve o yılların Maraş’ını... 35 bin nüfuslu, kent merkezi olarak doğu sunda Pınarbaşı’ndan batısında Batı Park’a kadar uza nan, kuzeyi Arkbaşı kırlarının başladığı sınırdan güney de Karamaraş’a kadar uzanmayan (şimdiki tren istas yonunun iki kilometre kadar kuzey içlerine düşen) dar bir alan içindeki Maraş’ı. 

Benim Maraş’ım sadece karayolları güzergâhının de ğil, demiryolu güzergâhının da dışına düşerdi (hâlen de öyledir). Batıdan gelip doğuya giden demiryolu, Narlı’da kuzeybatıya bir dirsek yaparak Maraş tren istasyo nunu bulur ve orada kalır. Oradan öteye demiryolu da gitmez ve Maraş tren istasyonu kördür. 

Coğrafya olarak çevreye böylesine kapanık olan Ma raş’ın insanları da çevrelerine uzun yıllar kapalı kalmış lardır ve onların karakterini kendine özgü bu kapalılık yoğurmuş, oluşturmuştur. Bu itibarla Maraş insanı, hep, kendine yeter olmayı, hep, kendi yağıya kavrulmayı is temiştir. Daha doğrusu, kentin tabiatı belki de onu 
böyle olmaya zorlamıştır. Tekrar edeyim, ben, benim Maraş’ımdan bahsediyorum, benim çocukluğumun Maraş’ından. Benim sözünü açtığım Maraş, bu, kendine yetme ruhunun doruk noktasına 1920 yılının Şubat ayında ulaş mıştı: O yılın 20 Ocak’ın da, Sütçü İmam’ın Fransız as kerlerini kurşunlamasıyla başlayıp, tam yirmi bir gün sü ren Maraş Kurtuluş Savaşı, bu, kendi kendine yetme ru hunun somutlaşmasını ortaya koyar. Maraş, o savaş ta, sadece kendi insanından, sadece kendi çetesinden, sadece kendi yerel örgütünden yararlanır. Dışardan hiç bir yardım almaz, işgalcileri toprağından kovduğunda da, bunu sadece kendisi bilir. Modern zamanlara yeni bir destan eklemek için yapılmamıştır bu savaş, sade ce dinin buyruğuna uymak için yapılmıştır, o kadar. 

Benim Maraş’ım genelde ve esasta bir tarım kenti dir. Tarımla uğraşan insanların temel ırası benim insa nımın ruhuna sinmiştir: Kendine yeterli olmak. Başka sına muhtaç olmamak, kimseye el açmamak, kula kulluk yapmamak bu kişiliğin asal öğeleridir. Bu insan ti carette fazla başarılı değildir. Ticaret dışa açılmayı ge rektirir. Ticaret komşu kentlerle, komşu ülkelerle ilişki kurmayı, oralara gitmeyi, oralardan mal almayı, oralar dan mal getirmeyi gerektirir. 

Oysa Maraş’ın konumu (coğrafyası) uzun yıllar buna müsait olmamıştır. Ve Maraşlılar, ticarete lüzum hissetmemişlerdir. Kent içindeki ufak tefek bakkaliye işleri elbette yapılmıştır, ama bu bile kendine yetmenin tecellisi olarak ve o kadarla kal mıştır. (…) 

 

 

 

GÜLTEN AKIN - MARAŞ’IN VE ÖKKEŞ’IN DESTANI

Adamın su gibi akanıdır Maraşlı

Biberde çeltikte pamukta elleri

Sim işler, oyma yapar, edik diker gibidir

Sinsin oynar, halay çeker, diz kırar gibidir

 

Kuşanıp ava giderken

Bataktan alırken turacı

Giyinip çarşıya varırken

Kara şalvar ak işlik

Gözleri ışığı ve geceyi paylaştırır

Kaşları onuru ve sevdayı

Adamın su gibi akanıdır Maraşlı 

(….)

Kuzeyde bol sulu Ahır dağları

Batıda Amanos, Gâvur dağları

Bitektir Maraş ovası

Bire yüz verir 

 

Ve dünyada bütün benzerleri gibi

Halkının azı çok zengin

Çoğu, çok fakir

Ya bir inişi inerler

Ya bir yokuşu çıkarlar

Hitit’i, Asur’u, Roma’yı geçip

Arap’ı, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı yaşamışladır

O yüzden heykelleri

Hitit başlı, Ari burunlu

Roma sakallıdır.