/ İzmir

 

Eski İzmir kenti (Smyrna) körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştu. Son yüzyıllar boyunca Meles Irmağı Sipvlos (Yamanlar) Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık bir tepe haline dönüştü.

 

Şimdi Tepekule adını taşıyan bu höyüğün üzerinde Tekel Müdürlüğü'nün İzmir Şarap ve Bira Fabrikasına ait numune bağı bulunmaktadır. 1955'ten beri yoğun gecekondu bölgesi olan bu çevrede İzmir'deki ilk yerleşim yeri olarak tespit edilen İzmir Höyüğü bulunur. Buradaki ilk kazılarda Türk Tarih Kurumu ile Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün katkıları büyük olmuştur.

 

Batı Anadolu kıyılarındaki ilk yerleşimler genelde, ki bunlar Troya Savaşlarından sonra kurulan Aiol, İon ve Dor kökenlidir, küçük yarımadalar üzerinde kurulmuştur. Bunlar; Çandarlı, Foça, İzmir, Klazomenai, Miletos ve İasos gibi yerleşimlerdir. Bunun nedeni yerleşim yerlerini kuran ve oturan insanların daha çok Hellenlilerden olmalarıdır. Böylece yarımada yerleşikleri hem iki limana sahiptiler, hem de kara denizden gelecek saldırılara karşı güvence içindeydiler. Elverişsiz havalarda limanlardan biri uygun olmadığı takdirde gemiciler diğer limanı kullanma şansına sahiplerdi. Bayraklı Höyüğü körfezin kuzeydoğu köşesinde, kuzeyine sarp kayalı Yamanlar Dağı'nı da alarak karadan gelecek saldırılara karşı rahat bir konumdaydı. Güneyi imbata açıktı. Eski İzmir yerleşimi yaklaşık 3000 yıl boyunca bu yarımada üzerinde yer aldı. M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında büyük nüfus artışı yüzünden bugünkü Kadifekale eteklerine taşındı.

 

KAYNAK: https://izmir.ktb.gov.tr

 

 

 

 

 

ATTILÂ ILHAN - IZMIR’I YAŞARKEN

(…) Oturduğumuz eve, “Jokinyo’ların Evi” diyorlardı; alt kat, üst kat, çekme kat: sürüsüne bereket, oda salon: iskeleye iki adımlık yerde, koskocaman bir ‘yalı’! Yanlış hatırlamıyorsam, komşumuz Granye’lerdi (Yoksa Garniye’ler mi?), akşam üstleri diş tabibi Mösyö Granye, beyaz pos bıyıkları, mahzun mavi gözleriyle, pergolada oturuyor, bahçıvan çiçekleri sulamış, hercai menekşelerin, arslan ağızlarının, zambakların üzerinde, hayal gibi buğu! Kubilay’ın öldürüldüğü gün, duman duman, şakırtılı bir yağmur yağıyordu; kaç yaşındaydım, beş mi, altı mı; pencereden, verandanın merdivenlerindeki su baloncuklarını seyrediyorum; hep aynı evde!

O Karşıyaka’nın, ne kadar ‘frenk’ bir şehir, hatta büyük şehir banliyösü olduğunu, ancak ailecek Anadolu’ya intikal ettiğimizde anlayabilmiştim; çocukluğumun atlı tramvayları, Naldöken’den, Papaz’dan, Soğukkuyu’dan, eli empirme şemsiyeli, bol pudralı, alafranga hanımlar; tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş, hasır şapkalı, eli bastonlu beyler taşır; Turan, Bayraklı, Alsancak, Pasaport, Konak, Karantina, Göztepe, Güzelyalı iskeleleri arasında mekik dokuyan ince, beyaz ve zarif Körfez vapurları; hele yazın, hele mehtap paldır küldür sulara dökülmüşse, sahilde dolamları sırmalı lâcivert bir sihir atmosferi sürüklerdi. Bizim nesil, eski ahşap iskelenin iki yanındaki iki gazinoya; sonraları, çocuk bahçesine dönüştürülecek olan, Osmanbey Gazinosu’na yetişmiştir; yapışkan sıcağın, dağlar gibi denize yığıldığı Temmuz geceleri; İncesaz, birdenbire Ace maşirân; kemani Zeki Bey ve hanende Nigâr Hanım, ortalığı  kırıp geçiriyor; kar beyazı örtülü masalarda Zeynel Be sim, Kadızade Bedri Bey ve ‘rüfekası’ oturmuş rakı içiyorlar; kardeşim ve ben, onca kalabalığın arasında onları keşfedip, mezelerinden çöpleneceğiz: Hizmet Gazetesi Mes’ul müdürü, Kadızade Avukat Bedri Bey, pederimiz olurdu da!..

Gâvur İzmir’in gâvurluğu sanıldığının aksine, Rum değil İtalyan’dı; ya da yıllar sonra Akdeniz kıyısındaki İtalyan şehirlerini görünce, ben böyle sandım; yine de çocukluğumdan kulağımda kalan, gece sandallarının sahile pul pul dağıttığı mandolin sesleri; bitmek bilmeyen yaz akşamlarına bilinmez hangi gramofondan bilinmez hangi bahçeye, gürül gürül dökülen Caruso’nun, Gigli’nin parıltlı aria’larıdır. (…)

 

 

 

 

NECATI CUMALI-URLA

Diyelim bir masa önümde

Elimde bardak

Oturmuş içiyorum

Bardak mı Urla mı tuttuğum

Bardağı masaya Tak!

Vurdum mu vurdum

Masaya dönüyorum

Urla uzak, uzak, uzak

Diyelim oturmuş yazıyorum

Birden duruyor kalem

Bir görüntü ak kâğıtlarda

Ev ev sokak sokak

Yine Urla oluyor konum

Bir ağız mızıkam var

Üflüyorum

Re mi fa sol la

Bir es giriyor araya Ya Urla?

Bardak değil o baylar

Tak!

Masaya vurduğum

Hak arıyorum

Düpedüz hak!

Bütün mahpus kasabalar

Küçük ölü kentler

Soyulan tarla tarla

Onlardan biridir Urla!

Yavaş yavaş sarhoş oluyorum…

 

 

 

 

DEMIR ÖZLÜ- TATLI BIR EYLÜL

(…) O zamanlar İzmir, yollarında rüzgârların estiği, sakin bir deniz kentiydi. Kemeraltı denilen çarşıda gezindikten sonra, denize bakan Ankara Palas adındaki büyük otelin alt katındaki pastanede, büyüklerle birlikte oturuyor, onların konuşmalarını dinliyordum. Sonra Konak iskelesinden Karşıyaka’ya geçen gemilere bini yorduk. Hemen her gün, akşamüzeri saatlerinde çırpıntılı olan bir deniz vardı körfezde. Konak alanı kentin en canlı yerine, Kemeraltı çarşısına açılan, genişçe bir alandı. Oradan, batıya doğru uzanan sahil mahalleleri görünüyor, Ankara Palas’m önündeki ‘orduevi’nden sonra, güneşin vurduğu büyük körfez yayılıyordu. Oradan Pasaport iskelesine doğru, tütün kokan, kapalı antrepolar boyunca uzanan, kısa bir sahil yolundan gidilirdi. Pasaport iskelesinin çevresinde rıhtıma yanaşmış ya da limanda demirlemiş gemileri, onların Akdeniz’in en güzel kokularını taşıyan rüzgârla çırpman bayraklarını, flamalarını unutamam. Limandan, yükle me işçilerinin sesleri gelirdi. (…)