/ Hatay

Hatay, Türkiye’nin en kalabalık on üçüncü şehridir. 2018 yılı itibarıyla 1.609.856 nüfusa sahiptir.Akdeniz’in doğu şeridinde 35° 52′ – 37° 4′ kuzey enlemleri ile 35° 40′ – 36° 35′ boylamları arasında yer alan Hatay’ın doğusunda ve güneyinde Suriye, batısında Akdeniz, kuzeybatısında Adana, kuzeyinde Osmaniye ve kuzeydoğusunda Gaziantep bulunur.

 

KAYNAK: https://tr.wikipedia.org/wiki/Hatay

 

 

 

 

AYLA KUTLU- BUĞULU BIR ÜZÜM SALKIMI

Antakya geçen zamanı bu kadar olumsuz karşılamadı. Eski kenti saklamayı -az da olsa- başardı. Bugün bile bazı sokaklarda orta çağın bütün özellikleri yaşıyor. Kıvrılıp bükülerek uzayan sokakların ortasında, kentin hemen yamacına kurulduğu dağdan inen selleri akıtan sel yatakları biraz değişmiş. Taş döşeli, ortaları çukur sokaklar, ortaya doğru eğimli asfalt şimdi. Böylesi sokaklarda, demir çivi kakılmış, kalın ağır kapılardan birini iterseniz, evinize girer gibi bir başka sokağa girersiniz. Daracıktır, yüksek duvarlıdır, giz doludur. Bir sağ, bir sol yandan yeni demir kakılı kapılar verir, sımsıkı kapalı. Onların ardındaki gizi görme isteğini büyütür sürekli olarak. Sokak döner, az önce girdiğiniz kapının benzeri bir kalın kapıdan geçer, ortası eğimli sokağımıza çıkarsınız.

İşte o kapılan sımsıkı kapalı evlerin her biri birer cennet bahçesidir. Taş döşeli avlu çepeçevre ful tenekeleriyle sarılıdır. Gülü çağrıştıran yapısı, temizlik duygu sunu sürekli duyuran, el dokunmasına dayanamayan sedefimsi aklığı, avluları, evleri sokakları aşan kokusuyla ful, Hatay’ın onurlu süsüdür. Avlunun bir köşesinde bir asma, çardak bulamadıysa bir duvara tırmanmış, yükselmiştir. Az ötede yasemin, japongülü ve glayöller... Hiçbir konserve tenekesi atılmaz burada. İçi toprak ve çiçekle dolar. Hataylının gönlünde her çiçeğe yer vardır.

Dar sokakların, yüksek duvarların sakladığı güzellik ve aydınlığın Antakya insanının şakacılığından ve doğa tutkusundan geldiğini düşünürüm.

Antakya kurulduğu günden beri -Evliya Çelebi, bu kentin ilk kez Nuh tufanından önce yapıldığını, kalesi nin kurulduğunu, tutandan sonra Yafes Peygamber’in burayı onarıp yerleştiğini söyler- buraya yerleşenler güzellikleri günlük yaşamın içinde arzulamış, yaşama se vincini duymuş insanlar. Kanıt mı? Antakya Müzesi... İki bin yıldan beri insanların ayaklarının altında ve çevrelerinde ne güzellikler yarattıklarını mozayiklerde kendiniz görün. Sonra biraz yürüyün, Asi’yi aşan köprüyü (Hangi kendini bilmez yetkilinin Romalılardan kalma es ki güzelim köprüyü yıktırdığını ve tam oraya bu beton çir kinliği diktiğini bilmiyorum) aşın ve kentin eski yakasında, Antakya Çarşıları’nı gezin.

Tahta oymacılığı, demircilik, bakırcılık, testicilik, tarım ve ev araçları, dokumacılık, camcılık, tahtacılık, baharatçılık, peynircilik zenaatiarının ayrı bölmelerinde, gökkuşağının zenginliğiyle karşılaşın.

Epeyce yer gezdim. İnsanlar başkalarına, özellikle garip saydıkları yabancılara karşı, Antakyalılar kadar ilgili nazik ve yardıma hazır değillerdi. İki elleri kanda olsa, garip için bir şeyler yapmaya çabalayan insanlar Hatay’dadır.

Belki de, Saint Pierre o yüzden İsa’dan Sonra Beythelem’i terkettiğinde bu kente yerleşti. Kentin böğründeki ilk kiliseyi Romalılara karşın bu kentte oluşturdu.

Yol, üzüm salkımının talkımı gibi kuzeyden girer Hatay’a. Bir platoyu aşar, İskenderun Ovası’nda sürer. İs kenderun tren yolunun bittiği ve ayrıca Hatay’ı deniz den kuşatan yeni yol ile, eski yolun kesişme noktasın da önemli bir sanayi ve liman kentidir. Hatay’ın merkezi olan Antakya’ya gitmek için, Amanos Dağları’nı Belen Geçidi’nde geçmek gerekir. Siz beni dinleyin: Coş kulu bir yolculuk yapmak istiyorsanız, arabanız da varsa, Belen’den sonra eski yolu izleyin. Fransızlar döneminden kalan bu yolu rallicilerin hâlâ keşfetmemiş olmalarını anlamıyorum. Ama... Herkes bu yolu sahiplenmeli.

 

 

 

 

BURHAN GÜNEL-SONSUZ AŞKIM HATAY

“Asi Irmağı’nın kıyısında durup suyun akışını izledim. “Asi’nin kıyısında bir ahşap evde doğurdum seni” derdi annem. Irmaklara düşkünlüğüm ve kendi çapımda bir “asi” oluşum, bundan kaynaklansa gerek. Öykünün gerisini kimi zaman annem, kiminde anneannem, kiminde ise ikisi birden anlatırdı. Anneannemin sesi çok uzaklardan, geçmiş yıllardan çıkıp geldi; bir kez daha anlatmaya başladı: “Doğar doğmaz seni kapıp kucağıma almışım… ‘Çocuğu nereye götürüyorsun anam?! Daha göbeği kesilmedi!’ diye bağırdı ebe kadın…” Anneannem her zaman olduğu gibi gülüyordu; kahkahası hâlâ kulaklarımda. Ailenin ilk torunuyum. Sabırsızlıkla beni kapıp kucaklamasının nedeni budur herhalde. İlkokul üçüncü sınıftan beri yollarda, yatılı okullarda, daha sonra ise atanmalarla belirlenmiş kısıtlı bir yaşamın içinde, ömrümü çok uzaklarda geçirmek zorunda kalmış olmama karşın, memleketime, doğduğum toprağa aşkla bağlanmışlığım bundan olmalı: Göbek bağım şimdi bile üzerimde; uzantıları yüreğimde, bilincimde. Ebemin sesi kulaklarımda: “Nereye gidiyorsun oğlum? Göbeğini kesmedim! Dur biraz, acele etme!” Belli belirsiz gülümsemelerle ilerliyorum kalabalığın içinde. Acelem yok. Buradayım. İşte yine uzaklardan, toprağıma dönüp geldim. Ağır ağır akıyor Asi Irmağı’nın koyu ışıklı suyu; ben buradayım, kıyısındayım. Ama o eski Roma Köprüsü nerede? Hangi eblehliğin, geri zekâlılığın kurbanı oldu da şimdiki “köprü” adındaki tuhaf, demir ve asfalt yığınından oluşmuş geçiş yolu onun, o görkemli taş köprünün yerini alabildi? Roma Köprüsü yerinde dursaydı, onu yayalar kullansaydı; az ötesine de bu demir ve asfalt yığını konsaydı olmaz mıydı? Bunu düşünmek ve uygulamak çok mu zekâ gerektiriyordu? Hayır, gerektirmezdi. İyi niyetli davranılsa, tarihe, insanlığa ve geçmiş uygarlıklara saygı duyulsa yeterdi.”