/ Diyarbakır

 

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde  yer alan Diyarbakır; Kalesi, İçkalesi, kentsel tarihin gelişimini tüm evreleriyle simgeleyen çeşitli anıtsal yapıları, geleneksel konut dokusu ve buraya egemen olmuş büyük uygarlıkların bıraktıkları belgesel değerleri günümüzde yansıtan kültürel kimliğiyle; yalnız Türkiye’nin değil, tüm dünyanın da en önemli kentlerinden biri sayılır.

 

 Asya - Avrupa arasında çağlar boyu köprü kuran yönetimlerin, büyük uygarlıkların kültürel ilişkileri içinde yaratıcı bir ortamı sürekli kılabilen Diyarbakır ve çevresi, insanlık tarihinin birçok “ilklerine” tanık olmuş; son yapılan kazılarda Çayönü ve benzeri örneklerin gösterdiği gibi, bu sürekliliği günümüze dek tüm canlılığıyla taşıyabilmiştir.

 

Arkeolojik araştırmaların ötesinde, toprak üstünde kalabilen yüzü ile de yüklü bir tarihsel derinliğin ışığını yansıtan Diyarbakır; yerleşim ilkeleri açısından, çevresindeki uygarlıklara yaşam şansı veren Dicle Nehri ile özel bir ilişki kurabilmiş en görkemli kenttir. Nil - Mısır örneğindeki gibi “suyla gelen bu büyük kültür”, çağlar boyu kesintisiz biçimde gücünü göstermiş ve bir anlamda Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını belirleyerek, egemen kimliğini vurgulayan bir düzeye ulaşmıştır. Birçok din, toplum, devlet veya yönetimin, kendini yansıtmak ve gücünü kanıtlamak için bırakmak istediği yapıtların büyük bir bölümünün bugün Diyarbakır'da hala ayakta olması, uygarlık tarihi ve kültürel çeşitlilik açısından büyük bir şanstır. Tarih boyunca Amida, Amid, Kara-Amid, Diyar-Bekr, Diyarbekir, Diyarbakır adlarını alan kent Güneydoğu Anadolu bölgesinin orta bölümünde, Elcezire denilen, Mezopotamya'nın kuzey kısmındadır.


Yontma taş ve Mezolitik devirlerde, Diyarbakır ve çevresindeki mağaralarda yaşanmış olduğu, yapılan arkeolojik araştırmalar ile anlaşılmıştır. Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassuni, Dicle Nehri ve kolları üzerinde Ergani yakınlarında Hilar mağaralarında bu çağdan kalma kalıntılar tespit edilmiştir.


Anadolu'nun en eski köy yerleşmelerinden biri olan tarımcı köy topluluklarının en güzel örneğini veren Ergani yakınlarındaki Çayönü Tepesi, günümüzden 10.000 yıl önceye tarihlenmesi ile sadece bölge tarihimize değil Dünya uygarlık tarihine de ışık tutmaktadır. M.Ö. 7.500-5.000 yılları arasında aralıksız olarak daha sonra da aralıklarla iskan edilmiş olan günümüzdeki kent uygarlığının ilk temellerinin atıldığı Çayönü, insanların göçebelikten yerleşik köy yaşantısına, avcılık ve toplayıcılıktan besin üretimine geçtikleri "Neolitik Devrim" olarak da bilinen teknolojik yaşam biçimi, beslenme ekonomisi ve insan doğal çevre ilişkilerinin tümü ile değiştiği kültür tarihi ile ilgili buluşlarda bir çok ilki de içeren canlı ve ilginç bir yerleşmedir. Yabani buğday, mercimekgiller gibi bitkilerin tarıma alınması, koyun ve keçinin evcilleştirilmesi ile Çayönü bilim dünyasında önem kazanmıştır.


Yine Ergani yakınlarındaki Grikihaciyan Tepesi'nde M.Ö. 5.000 yılları başına tarihlenen "Gelişkin Köy Evresi" ya da Kalkolitik Çağ olarak adlandırılan Halaf Kültürünün sonlarına tarihlenen tek bir kültür evresi görülmüştür. Halaf Kültürü, Kuzey Irak, Suriye ve Güneydoğu Anadolu'da görülen yuvarlak planlı kubbeli evleri zengin boya bezeli çanak-çömleği ile ünlüdür.


Diyarbakır'ın Bismil İlçesi yakınlarındaki Üçtepe Höyük'te yapılan ve henüz bitirilmemiş olan kazı çalışmalarında ise 2. Bin, Yeni Asur, Helenistik ve Roma İmparatorluk dönemine tarihlenen önemli bir merkez ortaya çıkarılmıştır.


Öte yandan Lice yakınlarındaki Birkleyn mağaraları ve Eğil'deki Eğil Kalesi ve kayalardaki kitabeler Asurlardan kalan önemli eserler bulunmuştur.

 

Tam tarihi bilinmemekle birlikte, kentteki ilk yerleşmenin, Dicle yatağından 100 m yüksekte olan ve Fis Kayası adı verilen sarp bölgenin bugünkü İçkale arazisinde kalan kesiminde gerçekleştiği bu alanda yer alan Amida veya Virankale olarak adlandırılan Höyükte tespit edilmiştir. Topografik özellikleri nedeniyle savunma kolaylığı sağlayan ve zaman içinde nüfusu yoğunlaşarak genişleme sürecine giren bu yerleşimde, kale işlevli ilk yapının İ.Ö.3000 yıllarında bölgeye egemen olan Hurriler tarafından inşa edildiği kabul edilir. Ardından kent Asurlular, Urartular, Büyük İskender, Selefkoslar ve Partlar - Romalılar - Sasaniler'in yalnız ya da birlikte sürdürdükleri egemenlikleri altına girer; Roma'dan 7.Yüzyılın ilk yarısına kadar Bizans idaresi altında yaşar ve 639'dan sonra da bir İslâm kenti kimliği kazanır.

 

Günümüzdeki durumuna temel olan şeklini  M.S. 349 yılında Roma İmparatoru Constantinus tarafından genişletilmesi ve bazı kısımlarının onarılmasıyla almıştır. 7. yüzyıl ikinci yarısından itibaren kente egemen olan Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdaniler, Büveyhoğulları, Mervanoğulları, Büyük Selçuklu ve Şam Selçukluları, İnaloğulları, Nisanoğulları, Hasankeyf Artukluları, Mısır ve Şam Eyyubileri, Anadolu Selçukluları, Mardin Artukluları, Akkoyunlular ve son olarak da Osmanlılar zamanında, yerleşimin ana öğesi olma etkinliğini kesintisiz korumuş; Osmanlı dönemine dek, kent tarihinin her aşamasında “ yaşamsal önemdeki savunma gereksinimini karşılayacak dirençte” ve “sürekli bir işlevsel bütünlük” taşımak zorunda olmuştur.

 

Günümüzdeki durumuna temel olan şeklini 4.Yüzyıl ortalarında Romalıların verdiği Diyarbakır Surları, 7.Yüzyıl ikinci yarısından itibaren kente egemen olan Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları,  Hamdaniler, Büveyhoğulları, Meyyafarkin (Silvan) Mervanoğulları, Büyük Selçuklu ve Şam Selçukluları, İnaloğulları, Nisanoğulları, Hasankeyf Artukluları,  Mısır ve Şam Eyyubileri, Anadolu Selçukluları, Mardin Artukluları, Akkoyunlular ve son olarak da Osmanlılar zamanında, yerleşimin ana ögesi olma etkinliğini kesintisiz korumuş; Osmanlı dönemine dek, kent tarihinin her aşamasında “yaşamsal önemdeki savunma gereksinimini karşılayacak dirençte” ve “sürekli bir işlevsel bütünlük” taşımak zorunda olmuştur. Bu uygarlıklar arasında Diyarbakır'da en fazla tarihi eser yapan ve iz bırakanlar Romalılar,Bizanslılar, Abbasiler, Mervaniler, Selçuklular, Artuklular,  ve Osmanlılar olmuştur. Diyarbakır sadece Roma-Bizans değil aynı zamanda Müslüman, Pers, Arap ve Tür devletlerinin zengin tarihi ve kültürel değerlerini taşıyan ortak bir kültür mirası olarak günümüze kadar gelmiştir. Özellikle surlarda birçok medeniyetlerin izlerini taşıyan kitabe, süsleme, figür, kapı ve ya görkemli burçlarla en canlı şekilde görebilmekteyiz..

 

KAYNAK: https://diyarbakir.ktb.gov.tr

 

 

 

 

 

 

ESMA OCAK - KIRKLARDAĞI’NIN DÜZÜ “BOZKIR AYDINLIĞINDA”

Dicle üzerindeki on gözlü köprü, bir ayağını Kırklardağı’nın eteğine, diğer ayağını Diyarbakır-Mardin şosesine basmış tarihi bir köprüdür.

Dicle’yi eteklerinde gümüş bir kuşak gibi dolandıran dağın arka yüzünde, bir mağara vardır. Kırk ermiş, sabah namazlarını kılmak için, içinde ki serin kaynaktan abdest almak niyetiyle mağara ya girip bir daha da çıkamadıklarından dağa «Kırklar» adının verildiği söylenir.

Dicle’nin azıp kudurduğu Nisan, Mayıs aylarının her Cuma sabahı namaz vaktinde Kırklardağı’nın mahyasının yapıldığını çok iyi anımsarım.

Muradına ermek isteyenler; özellikle genç kızlar la kadınlar çarşaflarına hüründüler mi, ellerin de azık çıkınları, daha gecenin alacakaranlığı çözülme den gruplar halinde ara sokaklardan Mardin Kapısı’na çıkarak olanca inançlarıyla Kırklar’a doğru hızlanırlardı.

On gözlü köprünün başında ve şimdiki «DİC LE KÖPRÜSÜ EMEVÎ HÜKÜMDARI HÜŞAM ZA MANINDA 724 YILINDA YAPTIRILMIŞTIR» yazı lı sarı tabelanın bulunduğu yerde, önlerine yerleştir dikleri düz, bazalt taşların üzerine eğilmiş, muska yazan hocaların kulağına muratlarını bir giz olarak aktarıp, epeyi para karşılığında yazdırdıkları dualı dilekçelerini köprü gözlerinin birinden fatiha ile birlikte Dicle’ye atışlarını, köşkün üçüncü kattaki odasından heyecan ve merakla izlerdik Bir kısmı Dicle’ den başını çıkaracak bir balığın kâğıtlarını kaparsa muratlarının olacağına, bazıları dileklerinin doğrudan doğruya pirlere ulaşacağına inandıklarından, akıntının gelişigüzel çizdiği kendi başına buyruk d ğişken dalgaların arasına batıp çıkan kâğıda gözden kayboluncaya kadar bakar, yönlerini Kırklar’a çevirirlerdi. Dağın ilk dönemecini dolandılar mı, görünmez olurlardı birden. Uzun ve zahmetli kıvrımları tükettikten sonra mekâna varır, çarşaflarını çıkarıp mağranm kapısı önüne sererek namazlarını kılarlar, Kavis köşküne, çukurdaki Koy’a Esfel’in uç kısımlarını gören manzaraya karşı kahvaltılarını yaparlardı. Tazelenmiş ve umut dolu yüreklerle sabah rüzgârının getirdiği buram buram çiçek ve toprak kokularını içlerine çekerek geri dönüşlerini seyretmek hepimizin hoşuna giderdi.

 

 

 

 

ADNAN BINYAZAR - SABAH GÜLÜŞLERI “BOZKIR AYDINLIĞINDA AŞK”

Yaz aylarında gökleri tülbent kadar bulut barındır mayan Fırat kıyısına yakın yerlerde büyüdüm ben. O zaman ne baraj yapılmış ne göller oluşmuş. Çocukluğumun o geniş gökleri, sabah aydınlığını akşam karanlığına bulutsuz ular, aysız gecelerin karanlığına gökten yıldız yağardı.

Almanya’nın yaz kış yağmur boşalan gri gökleri al tında yaşadığım yıllarda, her an, aysız gecelerine yıldız yağan karanlıkların özlemini duydum.

Fırat Suyu’nun önü barajlarla kesilince çocukluğumun duru göklerini kapkara bulutlar kapladı. Önce ala kargalar, ağzı dualı ishakkuşları, “kırakıra” dediğimiz, kanatlarında yüzlerce rengin titreştiği kuşlar çekip gitti. Onların ardından delegenler,1 başı taçlı ibibikler görünmez oldu. Aramızda kırıntı gagalayan serçeler, tüyü bitmeden öldüler...

Onlar başka diyarlara göçünce ağaçlar talana uğradı. Nerden türedilerse güneşin yüzünü koca kanatlı kara kartallar örttü. Dut ağaçlarına cıvıltıyla üşüşen dutkuşlarının kökünü de gagaları leş kokan bet sesli kartallar kuruttu.

Bağlarımızda bahçelerimizde gece karanlığının ıssızlığını büyüten tek tük incop2 kalsa da onlar da kartalların şerrinden ötüşlerini unutup dolunaysız gecelerde sığındıkları ağaç kovuklarından bir daha çıkmadılar...

O günden beri, en temiz gökte bir bulut parçası gör sem, gözümün önüne toprağımızdan göçüp giden o küskün kuşlar diziliyor. Başka bir ülkede tatil yapmayı düşünüyorsam, dünyanın herhangi bir yerinde göğü lekesiz bir yer kalmıştır, oralarda göçüp giden o kuşların izine rastlarım, diye günlerce gezi dergisi karıştırdığım oluyor. Öyle bir yerden geçtim, hiç değilse onu andıran bir doğa parçası görsem, biletimi değiştirip yolumu oraya çeviri yorum.

 

 

 

 

AHMED ARIF - DIYARBEKIR KALESINDEN NOTLAR

2.
Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan...
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı...

3.
Hamravat suyu dondu,
Diclede dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa
Çayı kardan demliyoruz.
Anam sır gibi saklar siyatiğini,
"Yel" der, "Baharın geçer".
Bacım, ikicanlı, ağır,
Güzel kızdır, bilirsin.
İlki bu, bir yandan saklı utanır
Ve bir yandan korkar
Ölürüm deyi.
Bir can daha çoğalacağız bu kış.
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir,
Safa gelir,
Ahmed Arif'in yeğeni...

 

 

 

 

 

ROJEN BARNAS - GITTIM DIYARBAKIR’A

Keyifle, aşkla gittim Diyarbakır’a

Dêrsim’den, Botan’dan ve bin bir diyardan

İzzet ü ikrâmla selam verdim ona

Mahçubiyetle; ellerimdi boş kalan

Kahvelere vardım ki yirmilik gençler

Oyun oynuyorlar, gözlüklü, kravatlı

İş güçleri tavlaydı, boş fikirliler

Hepsi umutsuz, amaçsız, irfansızdı

Yaşlılar bekleşip cami önlerinde

Tespih çekiyorlardı cennet umarak

Ordan onlara sedef köşkler gelir de

Düşünmezlerdi hiç ne güne dek bu çark

Yukarı gittim, Dağ Kapı’da bir kahve

İçinde pek asrî kadınlar dolaşır

Her biri yanıbaşındaki erkekle

Dünyaları satıp dünyaları alır

Tüccarlar Kulübü’ndeyse zevk ve işret

Doktorlar, hakimler ve aydınlar bütün

Senin benim sırtımızdan bu sefahat

Diyorlar ki: Hey garson, bize viski sun!

Midem bulandı, soğudum orta yerde

Nedir bu hâl, bu uyku, bu rehavet?

Canımızı sana adamıştık sözde

Alnı dövmeli dilber, ey şehr­i Amed!