/ Bitlis

Doğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan Bitlis’i, güneyden Siirt, batıdan Muş, kuzeyden Ağrı illeri ve doğudan Van Gölü çevreler. Bitlis, Kaleleri ve İslam eserleriyle önemli bir ildir.

İl Nüfusu: 341.225’tir. Bu nüfusun % 64’ü şehirlerde yaşamaktadır (2016). İlin yüzölçümü 8.294 m²’dir. İlde km²’ye 41 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 65’tir.) İlde yıllık nüfus artış oranı % 0,23 olmuştur. İl merkezinin denizden yüksekliği: 1637 m.’dir.2016 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 İlçe, 13 belediye, bu belediyelerde 123 mahalle ve ayrıca 348 köyü vardır.

İsmi Makedonya Kralı Büyük İskender’in şehirdeki kaleyi yaptırttığı komutanlarından Bedlis’ten gelmektedir. Tarihsel yapıların ağırlıkta olduğu bir vadi içinde kurulduğundan “Vadideki Güzel Şehir” diye anılır.

 

KAYNAK: https://tr.wikipedia.org/wiki/Bitlis

 

 

 

 

ADNAN ÖZYALÇINER - “SAĞANAK” - DAĞ

Şehre gece gelmiştim. Yani karanlıkta. Ay yoktu. Gene de hiç bulutsuz, alabildiğine yıldızlı koskocaman -bilmem neden- ama bomboş göğün tuhaf bir aydınlığı vardı. Bu yüzden yol boyunca, çevresi kayalık, ağaçsız denecek kadar çıplak, neredeyse kuru, akmayan, sanki kayalıklarda ve gecede takırdayan incecik bir suyu izlediğimizi ayırt edebilmiştim. Şoför, otelin oraya kadar, suyu bırakmadı. Yoksa su mu bizi bırakmamıştı bilmem. Galiba şoför, tek ağacın bulunmadığı geniş boşlukta, yolu yitirmekten korkuyordu. Su boyunca gitmesi ondandı. Bir çeşit yol göstericisiydi su, bu ıssız yazının. Belki de, her ıssız yazının yol göstericisiydi bu cılız sular Ne de olsa, karanlıkta yalnız sivrilikleri ayırt edilebilen kara, yoğun kayalıklarla karşılaştırıldığında, tepedeki bomboş göğün yıldızlı aydınlığını, isli bir camdaki kadar, yansıtabiliyordu su.

Otel yokuşta olduğundan, su altımızda kaldı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Şoför yola devam edecekti. Otelin önünde indirdi beni. Kapının önünü ölü gözü sarı bir am pul, sözüm ona, aydınlatıyordu. İçerisi karanlıktı. Camlı kapıyı nice tıklatıp sarstımsa da en küçük bir karşılık alamadım. Ölüler şehrindeydim sanki. Miyavlayan bir kedi, havlayan bir köpek bile yoktu. Çantam elimde gelişigüzel yürüdüm. Şehrin çarşısında olmalıydım. Tahta kepenklerle örtülü birçok dükkân vardı (…)

Şehir, tepelerdeki kayalıklara yontulmuş gibiydi. Yol boyunca izlediğimiz su, şehri ikiye bölüyordu. Suyun iki yanında da ev yoktu. İki yakayı, kemerli, eski taş köprüler bağlıyordu. Kıyıda tek tük ağaçlar görünüyordu. Tek yeşillik de buydu.

 

 

 

 

 

HARİS BİTLÎSÎ-LEYL Û MECNUN

(Her iki sevdalının aşkının şöhreti ve Leyla’nın okul ve erkeklerden men’i)

Şimdi haber aldık ki olan olmuş

Sana bir delikanlı âşık olmuş

Hikmet, onun gibi olman değil ki

Yüreği yanık dolaşman değil ki

Ey kızım benim bu nasıl iştir

Bu hâl senin’çin utanç vericidir

Senin hayâlı, örtük olman farzdır

Biri yüzünü görecek; beladır!

Mesela bin kez âşık olup sevsen

Âşık olmak doğru değil, bilesin

Yok ettin namus ve nesebimizi

Ki onu bize Araplar vermişti

Belki iğnenin görmesi bile âr

Gözlerinde bir nazarın sonu nâr

Benden sonra bu evden çıkmayasın

Elalem dilinde adın çıkmasın

Bak artık okula gitme bir daha

Okula gidişin iyi değil asla

Artık bir kez evden çıkacaksan da

Üstünden kuş bile geçecek olsa

Babana, amcalarına söylerim

Tas tas kanın içerler, söyleyeyim

Kızım, ar ve haya bir tek rızayla

Olsun ki anne girmesin araya

Yani ki, kız başına buyruk olsa

Utanmasız olur, başıboş olsa

Sağda solda konuşup duran kızlar

Ar ve edebi orada bırakırlar

Kuyumcunun eline geçse cevher

Temiz matkapla delinir mücevher!

O zaman hayayı, ârı filan at!

Omzundaki şalı, gömleği de at!