/ Bingöl

 

Bingöl''ün bilinen en eski ismi Cebel-cur dur. Cebel dağ, Cur akan anlamındadır. Bu kelimenin zamanla Çapakçur şeklinde telaffuz edildiği ihtimali kuvvetlidir. Zaten Çapakçur akan temiz su anlamına gelir.

Evliya Çelebiye göre bu isim Büyük İskender tarafından verilmiştir. Rivayete göre Büyük İskender vücudundaki dayanılmaz ağrılar için nice hekimlere baş vurduğu halde şifa bulamaz. Bunun üzerine Ab-Ul Hayat (ölümsüz hayat) suyunu aramaya başlar. Uzun aramalardan sonra kaynağı kendisi olmasa da o sudan içip dayanılmaz ağrılardan kurtulur. Faydasını gördüğü bu suya "Makdis lisanı" üzerine cennet suyu anlamına gelen Çapakçur adını verir. Doktorlarına, sizlerin çare bulmadığınız ağrılarıma Allah cennet ırmaklarından deva verdi. Burada benim adıma bir kale yapın ve adını Çapakçur koyun demiştir. Daha sonra çeşitli kaynaklarda Mingöl olarak karşımıza çıkar. Mingöl göller bölgesi anlamındadır. Mingöl kelimesi de zamanla halk tarafından Bingöl şeklinde telaffuz edilmiş bin tane göl anlamındadır.

Daha sonra Bingöl''e Çevlik denmiştir. Bağ bahçe anlamındadır. Bu ad günümüzde yöre halkı tarafından halen kullanılmaktadır.

1874 yılında yapılan bir idari düzenlemeye dayanılarak 1881 de Bitlis vilayeti kuruldu. Çapakçur ve Genç bölgesi Bitlis Vilayetine, Kiğı Erzincan''a, Karlıova Muş''a bağlandı.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1926 yılında Elazığ, 1929 senesinde Muş''a bağlanan Bingöl, 1936 yılında çıkarılan bir kanunla il haline getirildi.

 

KAYNAK: http://www.bingol.bel.tr

 

 

 

 

 

AHMET SAY - “BİNGÖL HİKÂYELERİ” KOMİL’İN ATI

(….) Dağlılar bilir: Gün, perde perde ağarır dağlarda. Güneş ışınları yeni bir tepeyi daha aşınca, ortalık biraz daha aydınlanır. Biraz, biraz daha… Batı yönündeki koyu maviliklere bulanmış dağlara bakıyordum ben. Dalmıştım. Komil durdu birden. Doğuya döndü, derinden bir soluk aldı. Ben de doğuya baktım ve o anda, umulmadık bir pembeyle, ılık, güleç yüzlü, tatlı bir pembeyle karşılaştım. O pembe renkli göğün altında, uzaklığına göre açılan ya da koyulaşan mor dağlar vardı. Sabahın er vaktinin dağları… Bir gezegenin yakından görünüşü gibiydi onlar. Engebesi ve bitki örtüsü görülebilen, ama içinde sır saklayan… Bu sır, gene böyle bir seher vakti, dağlara bakılarak, uzun uzun bakılarak yakılan doğu türkülerinin sırrıydı.

Beş dakika daha yürüdük. Bir tepenin üstündeydik. Gün ışımıştı! Altımızdaki bayırlarda gürültüyle yayılan seller gibi parıldıyordu gün! Şaşılası bir aydınlığın içinde, rüzgârla güneşin savrulduğu yerdeydik. Işıktan gözlerimiz sulanıyor, çevremizdeki tüm varlıklarda Bingöl Dağları sabahının parıltısı, sil baştanlığı, sevinci cıvıldıyordu. Az önce buralardan koşa koşa geçen bir adam, güneşin sarı yaldızını yapraklara, böğürtlenlere, sümbüllere, ahlât ağaçlarının tomurcuklarına, dallara, kayalara, kayaların kızıl damarlarına rastgele sürüp kaçmıştı. Bitkiler ıslak ıslaktı. Çığ düşmüştü. Çığ damlacıkları, yaprakların üzerine konuvermiş dizi dizi çığ damlacıkları, yeşili daha yeşil, turuncuyu daha turuncu gösteriyordu.

(…)

Bingöl dağlarının bambaşkalığını Balkan ve İspanyol çobanlarına, Arjantinli sığırtmaç Esteban’a anlatmalı. Bizim bu dağlarda karların erimesinden sonra, yaz boyunca toprak ıslaktır. Güneş ise yakar kavurur. İşte bu ikisi, ıslaklık ve dağ güneşi, bitkileri çılgına çevirir. Toprak kabarır ve yumuşar, verimlileşir, her türden bitkiler fışkırtır göğsünden. Otlar dev gibi, deli gibi büyür. Öyle çiçeklerle karşılaşılır ki, boyu senin kadar, kafası senin kafan kadardır. Boyu boyuna denk… Selam verirsin bu çiçeğe. Karşılıklı durup hal hatır sorar, dertleşirsin.

 

 

 

 

KEMÂLETTİN KAMU - BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum,
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Bekçileri gibiyiz, ebenced buraların,
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan, doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla.
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini,
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı,
Her adım uyandırır acı bir hatırayı.
Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam,
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam,
Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla,
- Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin başkalarına boyun;
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı,
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,
Mademki kara bahtın adını koydu çoban!
Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı, uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına