/ Ardahan

 Ardahan ili, Türkiye’nin kuzeydoğu köşesinde Doğu Anadolu Bölgesi’nde ve kısmen Doğu Karadeniz’de bulunan, Gürcistan sınırında kurulmuş olan bir il. Batısında Artvin, güneybatısında Erzurum, güneyinde Kars illeri ve doğuda Gürcistan Cumhuriyeti ile sınır teşkil etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kafkaslar’a açılan kapısıdır.1924 yılında il olmuştur. 1926 yılında Kars iline bağlı bir ilçe olmuştur. 1992 yılında Kars ilinden ayrılarak tekrar il olmuştur.

Ardahan, ilin coğrafi yapısı ve tarihi geçmişinden kaynaklanan kendine özgü doğal ve tarihi değerlere sahiptir. Ardahan Doğu Anadolu Bölgesi’ne has doğal yapısı ve ikliminin yanında Doğu Karadeniz Bölümü’nün topografyasına, iklimine ve bitki örtüsüne geçiş yerleri ile farklı güzellikleri bir arada barındırmaktadır. Yüksek ovaları, akarsuları, ormanları, zengin çiçek çeşitliliğine sahip yaylaları ve iki gölü ile Ardahan keşfedilmeyi bek­leyen bir doğa cennetidir.

 

 

 

 

DURSUN AKÇAM-DOĞANIN ETTİKLERİ

“Kış erken bastırdı, altı ay mı, yedi ay mı sürecekti, daha mı fazla?.. Anam sayar dökerdi, “Karakış (kasım ayı) karadan gider, zemheri (ocak) aradan gider, gücük (şubat) azdır, mart da yazdır!” Buna kendisi de inanmazdı, ardından eklerdi, “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, kork abrilin (nisanın) beşinden, öküzü ayırır eşinden.” Yine yetmezdi, “Bu yerlerde kiraz ayı (haziran) gelmeden, bahar gelmez!”derdi.

Anamın iyimser hesabı daha başlangıçta tutmamıştı. Karakışta, toprak ak kefen giyinmişti, karın kalınlığı diz boyu! Ayaz ustura gibi keserdi. Meskenimiz, toprak altında, öküz, inek, dana cümleten birlikte yatar kalkardık. Onların solukları da tek başına yetmezdi, ayrıca soba yakılacak, ocak yanacaktı. Yine de ısınamazdık. Yalınkat duvarlar da içerden sığır boku ile sıvandı. Her yıl sıvanırdı. Bu sıvalar, rutubetten uzun süre kurumazdı. Ayırdında olmadan dokunurduk, üstümüz başımız boklanırdı. Böcekler türerdi sıvanın içinde. Uyurken çıplak gövdemizde gezinirlerdi. Özellikle, uzun kuyruklu kırmızı böcekler, kulağımıza girerdi. Anam, su doludur, böceği girdiği yerde boğardı, sonra da iki çöp arasına sıkıştırarak, kulağımızdan dışarı atardı. Sıvalar kuruduğu zaman çok işimize yarardı. Tezeğin tükendiği zor günlerde, duvardan söker, yakardık. “Teten” derdik sıva tezeğine, kuru odun gibi ateşlenirdi. Sobayı, ocağı tetenle tutuştururduk.

Evimizde iki seki vardı karşılıklı. Biri oldukça uzundu. Bir başta anam, babam, öte başta biz çocuklar yatardık. Öteki seki, ağabeyimle, yengemindi. Kızları Sato da anası, babası ile ayni yatağı paylaşırdı. Ağabeyim sürekli evde kalamazdı. Ben gözümü açtım açalı ağabeyim çobandı, ırgattı.(...) Zemheri geldi, evimiz, adam boyu kar altında kaldı. Kar kitlesini tünel gibi oyarak dışarıya çıkabilirdik. Ak bir dünya, dere, tepe dümdüz görünürdü. Karın aklığı gözlerimizi alırdı, içeri girende karanlık bir kuyuya düşmüş.

 

 

 

 

ÂŞIK ŞENLİK-GİDEREM

Mevlayı seversen konak et beni

Bu gece eğlenir yatar giderem

Gözden ırak olup gönülden cüda

Derbeder olurum iter giderem

 

Çıra yakıp yanımızda oturma

Burda olan sözü köye götürme

Bir parça ekmekle su da getirme

Niyet edip oruç tutar giderem

 

Sabahtan kalkan da han pulu iste

Eğer vermez isem sen beni kısta

Atı koy mezada müşteri seste

Değere değmeze satar giderem

 

Mevlayı seversen tan etme bize

Hak kulun ayıbın vurmadı yüze

Bu yıl tahsirliydim göründüm göze

Bıldır yağan kardan beter giderem

 

Çıldırlı Şenlik’im aşk hevesinde

Üryan gönlüm gezer abdal postunda

Kahve ocağında peyke üstünde

Yorgansız döşeksiz yatar giderem