/ Aksaray

 

Aksaray tarihi, günümüzden 11 bin yıl önce Orta Anadolu'nun ilk köy yerleşmesinin Aşıklı Höyük'te kurulmasıyla başlar. Aşıklı'da başlayan 11 bin yıllık serüvende farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan Aksaray, İpek Yolu üzerinde Kapadokya'nın batıya açılan kapısı olarak tarihteki yerini almıştır.

Buzul çağının ardından günümüzden yaklaşık 11 bin yıl önce (M.Ö. 9000), Orta Anadolu'da yaşayan insanlar yerleşik hayata geçmeye başlarken, bilinen ilk köy yerleşmesi Aşıklı Höyük'te kuruldu.

Aşıklı Höyük'te sürekli bir yerleşim kurulurken, bu köyü kuranlar ilk kez tarıma başladılar, hayvanları evcilleştirdiler ve ulaştıkları obsidyen teknolojisiyle birlikte Orta Anadolu'daki insanlık tarihini yazmaya başladılar. Dünyada bilinen en eski beyin ameliyatının 20-25 yaşlarında bir kadına Aşıklı Höyük'te uygulanması, Aşıklı halkının ulaştığı teknolojinin de göstergesidir.

Neolitik dönemde Aksaray ve çevresi iskan görürken, Böget köyü çevresinde bu döneme ait seramiklere rastlanır. Kalkolitik çağda ise yaşamın kesintisiz olarak Aksaray'da devam ettiğini görmekteyiz. Güvercinkayası höyüğü ve Yüksek Kilise eteğindeki yerleşim bu dönemin izlerini taşımaktadır.

M.Ö. 3000-2000 yıllarında Anadolu’da Hatti kavmi yaşarken, bu dönemde Asurlu tacirler bölgede ticaret yapmışlardır. Aksaray'daki Acemhöyük yerleşmesi, önemli bir ticaret merkezi konumuna gelmiştir.

Aksaray, Hatti'lerin ardından Hitit, Pers, Hellenistik Dönem (Büyük İskender), Roma ve Bizans egemenliklerinde kalmıştır. M.S. 1. yüzyılda Aziz Paul ve müritleri tarafından Anadolu'da yayılmaya başlayan Hıristiyanlık, çok tanrılı Roma taraftarlarının büyük tepkisine neden olduğundan, ilk Hıristiyanlar korunmak için elverişli mekanlara yerleşmişlerdir. Ayrıca inzivaya çekilmek isteyen birçok din adamı Aksaray ve çevresini tercih etmiştir. Bu dönemde Güzelyurt ve Gülağaç sınırları içinde çok sayıda yeraltı şehri inşa edilirken, vadiler içinde bulunan dik yamaçlar oyularak kaya içi kiliseler ve meskenler açıldı.

7.yy. sonlarından itibaren Müslüman Arapların Anadolu üzerinden İstanbul’a yaptıkları seferler nedeni ile bölgeye sığınan Hıristiyanların sayısı artarken, Ihlara ve Manastır Vadisi çevresinde önemli yerleşim birimleri oluşmuştur.

1142'de Selçuklu hakimiyetine giren Aksaray'dan tarihi İpek Yolu geçerken, bu dönemde çok sayıda Türk İslam eseri inşa edilmiştir. II. Kılıçarslan zamanında Aksaray'a saray, medrese, zaviye ve kervansaraylar yapılırken, bu dönemde yapılan Sultanhanı, İpek yolu üzerindeki en büyük kervansaraydır.

Selçukluların ardından İlhanlı, Danişmentli ve Karamanoğulları hakimiyetinde kalan Aksaray'ı 1470 yılında alan İshak Paşa, Fatih Sultan Mehmet'in emriyle halkın bir bölümünü İstanbul'a nakletmiştir. İstanbul'un Türkleşip İslamlaşma sürecinde iskanda değerlendirilmiş olan Aksaray halkı, bugün pek çoğu İstanbul'un Fatih ilçesi sınırları içinde kalan Aksaray, Cağaloğlu (Coğlaki), Laleli, Kurtuluş, Ortaköy, Sofular, Ereğlikapı'ya yerleştirilmişler ve iskanla gidenler yeni yerleştikleri yerlere Aksaray'daki mahalle isimlerini vermişlerdir. İskan sırasında Aksaray'da kalanların yaşadığı semt, Kalanlar Mahallesi (Kalınlar) ismiyle günümüze kadar ulaşmıştır. Yine Aksaray halkının bir kısmı, 1571 yılında Kıbrıs'ın fethiyle buraya yerleştirilmiştir.

Cumhuriyet dönemine kadar Konya’ya bağlı bir sancak olan Aksaray, 1920 yılında vilayet olmuş, 1933 yılında vilayetliği lağvedilerek Niğde'ye ilçe olarak bağlanmıştır. Aksaray, 15 Haziran 1989 yılında yeniden vilayet olarak hızlı bir gelişim sürecine girmiştir.

Aksaray’ın adının ilk olarak eski Hitit metinlerinde geçen “Nenessa (Nenossos) olduğu sanılmaktadır. M.Ö. 1. bin yılda Kral Kiakki döneminde Şinakhatum - Şinukhtu olarak anılan Aksaray, Hellenistik dönemde Kapadokya Krallığına bağlanmış ve Garsaura olan ismi Arkhelais olmuştur. Arkhelais, Selçuklular döneminde II. Kılıçarslan tarafından Aksaray olarak değiştirilirken, ikinci başkent gibi bir işlev görmüştür. Aksaray, şehre kötü insanların alınmamasından dolayı, iyi insanların yaşadığı yer anlamına gelen "Şehr-i Süleha" olarak anılmıştır.

Şehirde güçlü bir tasavvuf hayatı yaşanırken, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde belirttiği üzere, 7 binden fazla evliyanın yaşadığı şehir evliyalar şehri olarak anılmaktadır. Taptuk Emre, Yunus Emre, Cemaleddini Aksarayi, Şeyh Hamideddini Aksarayi (Somuncu Baba), Yusuf Hakiki Baba gibi öne çıkmış tasavvuf alimleri, Aksaray'da yaşamışlardır.

 

KAYNAK: https://aksaray.ktb.gov.tr

 

 

 

 

NAHİT ERUZ-ÇUVALIN YANINDAKİ ADAM 

İçerdeki ses biraz da alaylı, Yusuf ağanın ununun, adamın evinde “ne gezdiğini” sordu. Adam koluyla yüzünün ıslaklığını yeniden sildi. 

-Köyde on dönüm toprağım var, dedi. Allah ister de yağmur verirse bizim on dönüm toprak, avradı ve de üç çocuğumuzu doyuracak kadar ürün verir. Kendi ürünümüzü kaldırdıktan sonra başkalarının toprağında da çalışır, üç-beş kuruş da öyle kazanırız. Ama giden yıl da, bu yıl da yağmur olmadı. Yalnız bizim köye değil, pek çok yere de yağmadı. Bizim gibi yedek parası, yedek yiyeceği bulunmayanlar için bir yıl ürün olmaması kötü. Yağmur olmayınca ürün olmayacağı için, başkasının tarlasında da çalışacak iş bulunmaz. O zaman da yakın ilçelere gidip amelelik ederiz, ya da sağdan soldan borç harç bir şeyler bulup bi dahaki hasatı bekleriz. Ama çoğu zaman köylü, toprağından ürün alamazsa şehirde de işler durgunlaşır. Köylü ürünü olduğu yılki gibi alışveriş edemez şehirde. Giden yıl yağmur 
olmayınca belki bu yıl olur umuduyla zengin birkaç kişiden borç bulabildik. Bu yıl da olmayınca fakir fukara telâşa düştük. Köy köy toplanıp yağmur dualarına çıktık. Hemi de kaç defa. Allahın da bir bildiği var ki, kabul etmedi duamızı. Sıcaklar bastırınca da saplar toprağın üstünde kısacık, kupkuru kalakaldılar.

Koskoca salonda çıt çıkmıyordu. Odada konuşulanları bir bir duyuyorduk. Kimi büyükler yerlere çömelmiş, kimi çocuklar da çantalarının üstüne oturmuş, adamın anlattıklarını dinliyorduk. Adam sırtında çuvalla çarşıyı dolaşırken onu hiç dinlendirmek istemeyen büyükler bile hiç ses etmeden dinliyorlardı.

Adamın yüzünde boncuk boncuk ter, habire anlatıyordu:

-Önceki yıl aldığımız borcu bu yıl vermeyince bi daha kimseden para bulamadık. “Geçen yıl aldığınızı hele bi verin de” dediler. Birkaç kez yakın ilçelere gidip çalışalım dedik, ama iş nerede? Bir gün iş bulduksa beş gün yattık. Onu da kendi boğazımıza ve hana verince çoluğa çocuğa bişey kalmadı. Bi kez de bizim emmioğlu nerden bulduysa 
göndermiş biraz unla, biraz bulgur. Zaten ikisi olsa yeterdi. Avratla ikimiz neyse ya, üç çocuğu avutmak güç oluyordu. Gene iş aramak için gittiğim kasabadan eli boş döndüğüm günün akşamı, analarının çocuklarla ekmek yüzünden kavga ettiklerini duyunca, hiç ses etmeden evden çıktım. Doğruca Yusuf ağanın ahır penceresinden girip şu yanımdaki bir çuval unu sırtlayıp eve götürdüm. 

 

 

 

 

MAHMUT MAKAL-BİZİM KÖY 

Köylü, on kuruş kazanacağını umduğu bir işten on günlük emeğini esirgemez. En uzak yolları göze alır bu uğurda. Daha fazla kâr edeceğine aklı yattı mı, birkaç il aşırı gitmekten çekinmez. Uzaktaki davulun sesi ona da hoş gelir. 

Nevşehir gibi yerden iki sepet üzüm satmak için ta bizim buralara kadar gelirler. Bizim köyden de bir çuval çavdarla gidip, Nevşehir’de üzüme değişenler çıkar. Böyle gereksinimler dışında ticaret yapmayı köylü akıl etmez. Ama ara sıra nereden eserse uslarına biraz yumurta, tavuk toplayıp ilçeye götürerek beş-on kuruş kâr edenler de bulunur. Zaten köylünün ticaret malı olarak başka nesi var ki? Bu bizim ticaretin tadını alan iki köylümüz, bu güz, sermayeyi biraz artırıp daha büyük bir işe giriştiler: 

Gani Çavuş’un kardeşi Hüseyin Ağa ile Tat Musa yüz kadar hindi topladılar. “Acep nerede satsak daha fazla eder ki?” diye düşündüler ve karar verdiler: “Sür Ankara’ya be kardaşım!” Öyle ya, orada her şeyin ateş pahası olduğunu işitmiyorlar mı? 

Hindi sürüsü önlerinde… Yolda hindilere yedirecekleri mısırı falan da eşeklere yüklediler. Bir de çoban tuttular. Kâra ortak olacakmış. Biri önden mısır saçarak, öteki ikisi arkadan toparlayıp sürerek düştüler yola. 

Ankara neresi, Nurgöz neresi! Az gitmişler uz gitmişler. Elli beş gün sonra perişan ve düşünceli bir halde, geri döndüler. Sermayeyi kediye yükledikten başka, eşeklerini de yitirmişler. 

Dertleniyorlar:
“Bülüler (hindiye bizim köylü bülü der) iyice zayıfladı, yürüyemez oldular. Şaban (çoban) beş altısını vurup öldürdü aklına estikçe. Bi güzel pişirip yedik. Bir kârımız o oldu. Keşke hepsini yeseydik yolda. Bir de Şaban kalkmış, 'Emeğim boşa gitti’ diye söyleniyor. Ulan keşke bizim de sade emeğimiz boşa gideydi. Ama, ana paramız da yarıya indi.” (Anlaşılan çobanla, kâr olursa ortak, olmazsa bir şey alamayacak diye sözleşmişler.) 

Şaban da atılıyor: 

“Yalan, yalan! Canı burnundan gelirken Koçasar’ın öte yanında birini de kendi öldürdü. Sekiz kadarını da Ömerhacılı’da çaldırdık gece. Birini de herifin biri aldı, 'İlle benim dişi bir bülüm var, bir erkek eş verin’ diye parasız. Zaten bülülerin de hiç hayrı kalmadı yörüye yörüye… Elli gün yol bu, şaka mı? Yüzlerine bile bakmadılar Ankara’da. Olan bana oldu, haksız paksız ağzımızı belledik…” 

Hüseyin Ağa: 

“O erkek bülü isteyen herifi Ankara’da bizim milletvekiline şikât edecektim a, sonradan vazgeçtim. 'Siz durun, gidip bizim vekil Hüseyin Bey’e şikât ideyim de ağzını bulduruyum’ dediğimde bayağı korkaladıydı da, değil mi, ha Şaban? En çok zahmeti Ankara köylüğüne girince çektik. Eğerim gidip o kamyonu tutup gelmeseydim, bu kadar para da geçmezdi elimize. Hepten telef olur, bizi yüzüstü bırakırdı. Ulan ben bu gâvurları yola dayanır sanırdım. Dokuzu öldü, attık. Sekizini de biz yidik. Birini de o herif aldı, toprak bastı parası gibi. Kalanını da ölü fiyetine sattık savdık geldik. Çektiğimiz elli günlük emeğimiz caba gayri!” 

Çobanın, “Gök çatladı, yetmiş ikisinin ödü patladı” diye verdiği hesap biçimi. “Koca Hüseyin’le Tat Musa’nın Ankara’da bülü sattığına döndürme!” diye, dillere bir de deyim armağan ettiler.