/ Afyonkarahisar

 

Şehir merkezinde volkanik özellikli dağlar arasında 226 m. yükseklikte, yalçın, yüksek ve konik bir tepe olan ve kale olarak adlandırılan yer, Hititlerden günümüze kadar insanların ilgisini çekmiş ve savunulmaya uygun olmasına karşın aşağı, orta ve yukarı sur olmak üzere üç kat surla çevrelenerek daha da savunulmaya elverişli konuma getirilmiştir.

Bu özelliğinden dolayı Hititler; HAPANUVA, Romalılar ve Bizanslılar AKROİNON, Selçuklular, Beylikler ve Osmanlılar KARAHİSAR-ÎDEVLE, KARAHİSAR-Î SAHİP adını vermişlerdir.


Şehir merkezinde ve il sınırları içinde M.Ö. II.yüzyıldan günümüze kadar insanların geçim kaynağı olarak yetiştirilen, haşhaş bitkisinden elde edilen özsu anlamında ki OPIUM kelimesinin Afion olarak söylenmesinden dolayı Afyon adını almıştır.

Zamanla her ikisi birleştirilerek şehrimizin adı Afyonkarahisar olmuştur. İlk kez 17.yy.’daki mahkeme kayıtlarında bu adın verildiği bilinmektedir.


Bölge Frigya Kültürüyle bilindiği için Frig sonrasında, özellikle Roma ve Bizans dönemlerinde Frigya sıcak sularından dolayı da FRİGYA SALUTARİS (Şifalı Frigya) olarak adlandırılmıştır.

 

KAYNAK: https://afyon.ktb.gov.tr

 

 

 

 

 

 

BİR GENÇLİK RÜYASI “BABA BEN HİÇ ŞEKER ÇALMADIM”-ATİLLA KESKİN

Altmış üç yaşımdayım şimdi. Çocukluğumu, gençliğimi yazarken sanki yeniden büyüyor, büyüdükçe değişiyor, değiştikçe yaşantımı daha iyi anlıyor; niye, nasıl, neden sorularını daha iyi yanıtlayabiliyorum. Basit, sıradan ve naiftir Afyon’a ilişkin yazdıklarım. Hemen her şeyin tekdüze, sıradan yaşandığı bu küçük kentimde aşırı sevinçler, aşırı acılar ender yaşanırdı. Bağa gitmek sevindirirdi beni, bahçemizdeki tavukların yumurtlaması ya da mahallemizde oynadığımız bir oyunda sigara kutusu kapaklarını üttürünce üzülürdüm, veya köselesi sökülen kundurama... Her şey kıttı ama sahip olduklarımızla yetinmeyi biliyorduk. Paylaşmayı seviyorduk. Belki bu nedenle çok güzeldi yaşantımız. Sanırım kıskançlıkların, bencilliklerin, öfkelerin yerine dostlukların, kardeşliklerin egemen olduğu için güzeldi yaşantımız. Sanırım bu nedenle bu küçücük şehirde, bu kadar güzelliği bir arada bulabilmiştim çocukluğumda. Ve sanırım, bu güzellikleri okuyucularla paylaşabilmek için yazdım bu kitabı da.

 

 

 

 

NÂZIM HİKMET – KUVAYI MİLLİYE DESTANI’ndan

Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Toprak öyle bitip tükenmez,

dağlar öyle uzakta,

sanki gidenler hiçbir zaman

hiçbir menzile erişmeyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar

ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Ayın altında öküzler

başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

ufacık, kısacıktılar,

ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında

ve ayaklar altından akan

toprak,

toprak

ve topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar

birbirlerinden gizleyerek

bakıyorlardı ayın altında

geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

Ve kadınlar,

bizim kadınlarımız:

korkunç ve mübarek elleri,

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

anamız, avradımız, yârimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız;

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve karasabana koşulan

ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar,

bizim kadınlarımız.

şimdi ayın altında

kağnıların ve hartuçların peşinde

harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi

aynı yürek ferahlığı,

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar

yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.